www.adanagundemi.com, buyuksaat, buyuksaatgazetesi,
    Hüseyin ACARLAR
    huseyinacarlar@hotmail.com
    Cennetin Anahtarı mı? Cehennemin Anahtarı mı?
    20/07/2020
    Dini bütün geçinen bir dostu Neyzen Tevfik’e sorar:

    “Beni tanırsın. Cennetin anahtarı sende olsa beni oraya almaz mıydın?” Neyzen, karşısındakini baştan aşağı şöyle bir süzdükten sonra gülümser: “Bende cennetin değil de cehennemin anahtarı olsaydı senin için daha hayırlı olurdu. Belki seni oradan çıkarırdım…”

    Neyzen’in bu ifadelerinin geçtiği dönem olan 1908 II. Meşrutiyet sonrası yıllarda İttihatçılar, Nişantaşı’ndaki alafranga apartmanlara taşınmayla meşgullerdi. Devlet imkânları servet birikiminin yegâne yoluydu. Aynı yıllarda (1912) Tevfik Fikret, ‘Han-ı Yağma’ yı yazıyordu:

    “Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını

    Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini

    Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.

    Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...


    Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

    Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”

    Öncesinde, Defterdar Sarı Mehmet Paşa 18. yüzyıl Osmanlı toplumuna yönelik gözlemlerinde, İstanbul’un dışına çıkmamışlar için, şefaat ve rica ile sırf ulufe alma uğruna asker zümresine dâhil edildiklerini söyler.

    Söz konusu dönemlerde kalemiyye de yükselme, ya da bir Paşa’nın patronajı, liyakatten daha fazla rol oynamaya başlar. 1856 Tanzimat’ın ilanında bu durumun düzeltilmesi üzerine söylemler gelişirken, durumun pratikte farklı olduğunu Cevdet Paşa’nın “Tezakir”inden öğreniyoruz. Tezakir eserinde Ahmet Cevdet Paşa:

    “Bu devrin ricali güzel ömür geçirdiler, hoş geçindiler ve pek çok irad ve akar edindiler. Haklarını inkâr etmeyelim. Dulab-ı Devleti güzelce idare ettiler. Muvazene-i maliyeyi dahi gözettiler. Fakat haricen şan ve i’tibar kazanmayıp, umur-u politikanın hüsn-ı tesviyesinde racil kaldılar ve dâhilen dahi beyne’n nas irtikab-u irtişa ile müttehim oldular…” diyerek arzu edilenin pek de gerçekleştirilemediğine işaret eder.

    Neticede Fransızlardan bize miras bir deyim “aussi riche que le pacha-( Paşa gibi zengin)” ifadesi ile halen kullandığımız “sanki paşa çocuğu” ifadesi, o günlerden kalma.

    Bürokrasiden elde edilen bu tür kazançlar Osmanlı’da Müslüman ahalinin memuriyeti tercihinde rol oynamış mıdır? Bilinmez. Fakat sonraki yıllarda zenginliğin kaynaklarının başka alanlara kaymasından mütevellit, A. Mithat Efendi yazılarıyla, ahalinin memuriyete meftunluğunu değiştirmeye çalışır. Rum bakkalın akılcı yatırımlarla bir kuşak içinde nasıl zenginleştiğinden bahisle, Müslüman ahalinin memurluğu hedefleyip nasıl da fakir kaldığını, Müslümanları ticarete, rasyonaliteye teşvik eder. Fakat Ahmet Mithat Efendi’nin bu arzusu da gerçekleşmez.

    Siyaset ve Devlet sonraki yıllarda da zengin(liğ)in mayasında önemli rol oynamaya devam etti. Öyle ki Fransız devriminin” Liberte (Özgürlük), “egalite ( Eşitlik), “fraternite ( Kardeşlik)" teslis sloganlarından mülhem “hürriyet (özgürlük)”, “müsavat (eşitlik)”, “adalet” çığırtkanlığı ile iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Parti geleneğinde baskın unsur sermaye olur. Bugünkü siyasetin arka bahçesi bu ittihatçı günlerin sermaye -siyaset mudarabasının/ commenda tevarüs etmiş halidir.

    Bozuk siyasal figürlerin çokluğunu II. Abdülhamid’in kızı, babasının hatıratını ihtiva ettiği kitabında söz konusu eder. Babasının “Bu milletin uğradığı en büyük sıkıntı kâht-ı rical (adam kıtlığı) meselesidir.” dediğini nakleder. İsabetli bir sermaye siyaset mudarabası olarak görünmese de bir sorunun varlığına işaret etmesi bakımından kıymetli bir tespit.

    Birçok devirde karşımıza çıkan Avrupa’nın “erudit” veya “savant” dediği “kâht-ı rical” gerçeği, gerçekten adam kıtlığından mı, yoksa başka sebeplerden mi neşet etmiştir? Sorulması gereken bir sorudur.


    Kâht-ı rical’in başat sorun görüldüğü her dönemde aslında adam kıtlığı filan yoktur. Yanlış olan, dönemin siyasal duruşlarında mevzi kazanarak erk sahibi olmuşların merkeze çok yakın mahfillerde konuşlanmasıdır. Max Weber, “politikayla yaşayanların/geçinenlerin sayısının artması, siyasete ilginin en büyük sebeplerinden biridir “derken oldukça haklı görünüyor. Weber perspektifi, Türk siyasalı için oldukça öğretici ipuçlarını veriyor…

    Kemal Tahir’in Yedi Çınar Yaylası (1958), Köyün Kamburu (1959) ve Büyük Mal (1970) adlarıyla bilinen üç romanı, Tanzimat yıllarından 1937 yılına kadar süren geniş bir dönemi kapsar. Bu romanlar, ele aldıkları çevrelerin sosyal yaşayışının tarihi olarak da kabul edilebilir. İşledikleri dönemin siyasi, sosyal ve toplumsal meseleleri bakımından birbirinin devamı olan bu eserler, yakın tarihimizde siyaset-servet bürokrasi üçgeninin halkın gözünde yansımasıdır. Bu yönüyle eserler tarihsel bir kimlik ve sosyolojik bir belge niteliğini taşır. Bu romanlar, Osmanlı döneminden yakın zamana kadar toplumu çeşitli kesimleriyle yansıtan bir ayna gibidir. Yine mesela Mithat Cemal’in ‘Üç İstanbul’ romanı da bunlardan biridir.

    Mithat Cemal’in ‘Üç İstanbul’ romanının da roman kahramanı Adnan’ın çalışma ofisi İttihatçıların politik kulis mekânıdır. İktidar İstanbul payitahtından Ankara meclisine dönünce, Adnan evinde Ankara’dan bir türlü gelmeyen çağrıyı bekleyip durur; içi içini yer. Artık politik esnaf için yeni umut, yeni ikbal kaynağı Ankara’dır. Gelin görün ki Ankara’dan ittihatçılara bu çağrı bir türlü gelmez. Lobiler, bekleşmeler... Paşa Hazretlerine yakın isimlerle kafa kol ilişkileri gırla gider…

    Devir değişir, siyasetin servet birikimi ile ilişkisi değişmez.

    Yakup Kadri’nin “Ankara” ve “Panorama” eserlerindeki dünyasında, Ankara bir Paris bir Londra gibi olacaktır. Yeni rejim Hoca Tahsin’in yıllar önce yazdığı:

    “Paris’e git hey efendi akl-ü fikrin var ise

    Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e”

    Dizeleri ile Fransız’a öykünmektedir.

    Hayallerde Ankara Paris olması gereken şehirdir. Bu hal, hayalî olmadan öteye geçmez. Yakup Kadri’nin Ankara ve Panorama eserlerinde anlattıklarına göre bunun sebebi, 1930’lu yılların başında Ankara’yı kasıp kavuran ve siyasetten beslenen arsa spekülatörleridir. Ankara bu yüzden bir “Avrupa şehri” gibi olmaz. Köşe dönmecilere, arsa vurguncularına, rüşvet alan bürokratlara kurban edilir. “Yaban” romanında Yakup Kadri hor gördüğü Anadolu’nun tepelerini birer ura benzetir. Ama asıl urların coğrafyada değil, insanda olduğunu çok geçmeden tecrübe eder.


    Niyazi Berkes’in ‘Unutulan Yıllar’ ında ise Ankara idealisttir. Değişim dönüşüm politikaları esastır. Bu yüzden Ankara; bir millet yaratmak(!), ideallere uymayanları da yok etmek ister. Yönetmek mümkün olmadığında işe bürokratik oligarşi devreye girer. Misal; Müştemilatı tastamam olan, gıcır gıcır Ankara Halkevi açılmıştır. Bir gün yanlışlıkla halktan, kılıksız biri halkevine girer. Bunu gören halkevi müdürü ortalığı velveleye verir. Halkevi çalışanlarına öncelikle adamı derhal dışarı atmalarını söyler. Bir daha avamı, kılığı kıyafeti düzgün olmayanları halkevine almamalarını tembihler.

    Yeni rejimde kılık kıyafet son derece önemlidir. Kimlik göstergesidir. Kimlik, Ankara’nın en temel kriteridir. Toplumun büyük kesimi kimliğinden ötürü dışlanırken, politik cambazlıkta mahir olanlar, kültürel, sosyal ve ekonomik sermayeyi paylaşmaya davet edilir.

    Dün olduğu gibi bugün de siyaset yapmak Türkiyede yaşayanlar için varoluşsal bir haldir. Kimliğine sahip çıkma ve özgürleşme arzusu gibi idealar yanında, kültürel, ekonomik ve siyasal sermaye edinme yolunun siyasetten geçtiğine inanan “siyaset esnafı” nın sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.

    Görünen o ki cehennemin anahtarının elde olması (!) daha makul istek görünüyor.


    119 kez okundu. Yazarlar

    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

    Yazarın diğer yazıları

    ALLAH tan Rol Çalmaya Kalkana ALLAH’ın Va’di Haktır - 21/11/2020
    ALLAH tan Rol Çalmaya Kalkana ALLAH’ın Va’di Haktır
    Siyasi Parti teşkilatları Yada saatleri ayarlama enstitüsü - 02/11/2020
    .
    Bir Yol Hikayesi - 30/10/2020
    .
    Bir Temaşadan Kalan - 18/10/2020
    .
    Uyanış Selçuklu Dizi eleştirisi ve Bâtınîlik. - 30/09/2020
    ,
    Eğitim Ama Nasıl? - 28/09/2020
    .
    Eğitimin Ulularına(!) - 16/09/2020
    .
    Özün Sözü - 14/09/2020
    .
    Özün Sözü - 14/09/2020
    .
     Devamı
    Köşe Yazıları
    Bekir Fevzi YILDIRIM
    DEVA İÇİN İYİ BİR BAŞLANGIÇ..

    Deklanşör Remzi -Yıldırım
    HAYAT PAHALI GELİR DÜŞÜK

    Hasan Çınar
    Bahçeden aldığımız portakal, mandalina vb. mahsülün zekatını vermemiz gerekir mi?

    Hüseyin ACARLAR
    ALLAH tan Rol Çalmaya Kalkana ALLAH’ın Va’di Haktır

    Kurtuluş KILINÇ
    SEYHAN ÇELİK NEDEN GİTTİ?

    Orhan Göktaş
    GELECEĞİN ÖĞRETMENİ

    Ramazan YÜKSEL
    Dağlara Buğdaylar Serpin!

    Talip Koktaş
    Krizden fırsat değil, fırsatçı doğdu!

    Vedat KAHYALAR
    TÜRKİYE'NİN STRATEJİK ÜSTÜNLÜĞÜ ÖNEMSENMİYOR MU?

    Mahmut ERASLAN
    Adana Valisi Süleyman Elban'a Sivil Çağrı

    Abdulaziz KIRANŞAL
    Çocuklarınızla imtihan edilmeye hazır mısınız?

    Abdurrahman Dilipak
    Biz bu kafayla!..

    Ahmet TAŞGETİREN(KONUK YAZAR)
    Allah Korusun!

    Yusuf Kaplan(KONUK YAZAR)
    Yüreğim yanıyor ...

    Hayrettin Karaman(Konuk Yazar)
    Sayın Başkanım (Mürsî)

    Osman Palamut
    Vatan ve Millet aşkı

    Dr.M.Zeki UYANIK
    İnanmak, Yaşamak ve Örnek olmak Sorumluluğu…

    Nurettin AYDIN
    Medeniyetler Çatışması “Müslümanlar ve Batı”

    Sait Özdemir
    Yapacağınız şeyi söyleyin söylediğiniz şeyi de yapın

    İdris POLAT
    İdris Polat: Oku! Kalk ve Uyar!İ

    Battal Aslan
    KUL HAKKI..TÜYÜ BİTMEMİŞ YETİM HAKKI..NE OLA Kİ..!!

    Muhammet YILDIRIM
    “Babam Seyrediyor !”

    Adnan Kalkan
    Eğitimci Yazar Uzman Sosyolog Adnan Kalkan: Karma Eğitim Adaletsizliktir, Nesli Öğütüyor...

    Mehmet Ergin
    Zihinsel Tipoloji Analizi ile Öğrenciler, Zihin Yapılarına En Uygun Meslekleri Seçiyorlar…

    Recep Gündoğan
    ÇAKICI'NIN TEHDİT MEKTUBU ESKİ NORMALE DÖNÜŞÜN HABERCİSİ Mİ?

    Abdullah Sevim Kulfani
    Müminlerin Şiarı Adalet Olmalı…

    Yavuz Topaloğlu
    KARACABEY TARIM İŞLETMESİNİN 700 YAŞINDA OLUŞU ve GIDA STRATEJİMİZ

    Mehmet Özler
    NE “MİLİTARİST” Mİ ?