Reklam
MisafirKalem

MisafirKalem

MİSAFİR KALEMLER
[email protected]

Sevda Erdede Ak Parti Seyhan Bld. Meclis Üyesi

07 Nisan 2021 - 12:54


Sevda Erdede
Ak Parti Seyhan Bld. Meclis Üyesi

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE EV İÇİ ŞİDDETİN ÖNLENMESİ VE BUNLARLA MÜCADELEYE DAİR AVRUPA KONSEYİ SÖZLEŞMESİ

GİRİŞ: Bende bir Kadınım, 6 Kız kardeşi, Annesi, Kayınvalidesi, Halası, 4 Teyzesi, 2 Yengesi 20 kız yeğeni ve sayısız kız arkadaşı olan bir kadınım. Dünyada Aile kavramının en güçlü olduğu, Müminin Dünyadaki Cenneti Aile olan Aile Erkil Kadim bir Medeniyet Mirasına sahip Milletin torunuyum. Bu Sözleşme, Ülkemdeki ve Özelde çevremdeki tüm Kadınlar gibi beni de ilgilendirdiği için çok detaylı ve önyargısız bir şekilde araştırma yaptım. Şunu da özellikle belirtmek istiyorum Kadın’a Şiddetin son bulması için “
0” tolerans ilkesi ile kalıcı çözüm olacağına inandığım “Can’a kıyan kişinin İdam edilmesini isteyen ve destekleyen biriyim. Sizlerden ricam çok dikkatli bir şekilde sonuna kadar dinlemeniz. Sıkıntılarımızı çözebilmek için öncelikle çok iyi bir dinleyici olmalıyız. Anlayışınız ve sabrınız için şimdiden çok teşekkür ederim…

Sevgili Peygamberimiz bir gün Hz. Ali’yi çağırıyor ve diyor ki “Sana Ciğerimi versem ne yaparsın Ya Ali?” “Ne demek Efendim, ben O’nu yere göğe koyamam, başımın üstünde gezdiririm” diyor. “Onun için kızım Fatıma’yı sana veriyorum Ya Ali, O benim ciğerimdir, O’nu üzme” diyor Efendiler Efendisi… Hz. Ali de evliliği boyunca ne zaman aralarında en ufak bir tartışma bile olacak olsa bir laf edip de eşini üzmemek için toprağa uzanıp sıkıntısını toprağa geçiriyor. Bunu görenler ona “Ebu Turab” yani “Toprağın Babası” adını veriyorlar. Yine Hz. Osman Eşi hasta olduğu için Bedir Savaşına katılamıyor ancak Peygamberimiz (s.a.v) O’na “Eşiyle meşgul olan, eşine hürmet ederek ona hastalığına destek olan savaşmış kadar mübarektir” diyerek Hz. Osman’ı savaşın gazilerinden sayıyor… Lütfen üzmeyelim Ailemizin temel taşı olan nadide çiçeklerimizi….

Tabii ki tüm Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Kadına şiddet sorunu var. Sadece kadına değil; şiddet cins, yaş, konum ayırmıyor. Erkek erkeğe, kadın kadına, çocuklara ve hatta hayvanlara, doğaya vb. şiddet söz konusu. İstatistiklere göre çocuk cinayetlerinde yüzdeye bakıldığında kadın oranının yüksek olduğu görülecektir. Toplumda şiddet anlamında genel bir sıkıntı vardır.

Gayet maksatlı söylendiği gibi, şiddetin ana kaynağı doğrudan erkek egemenliği veya erkek egemen kültür değildir. Şiddetin sayısız sebepleri/kaynakları vardır. Bunlardan biri de bağımlılıklardır. Kumar, alkol, uyuşturucu, yoksulluk, psikopatik etmenler (çocuklukta kötü muameleye maruz kalma) vb. sayılabilir. Ayrıca kadına şiddet sadece evli çiftler arasında olmuyor. Zaten yayınlanan kadına şiddet oranlarında, dosyalar teker teker incelenince; Şizofren oğlu tarafından öldürülen anne, kıskanç abi tarafından öldürülen kız kardeş, çocukluğunda psikolojik sıkıntılar yaşamış komşu tarafından öldürülen kadın, patronu tarafından öldürülen işçi, sokakta trafik kazası sonu ölen kadın vb. tamamı aynı istatistik ile yayınlanır. Ancak burada maksat ailenin ortadan kaldırılması olunca aktörlerin hiçbir önemi kalmıyor.

 İstanbul Sözleşmesi’nin Kabul edilme süreci;
“Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” (CEDAW) 14 Ekim 1985’de imzalandı, CEDAW Ek İhtiyari Protokolü ise 30 Temmuz 2002’de onaylandı. Böylelikle Türkiye CEDAW’a tam uyum sağlamayı taahhüt etmiş oldu.

1 Ocak 2002 yılında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Aile hukuku bölümünde «Evlilik Birliğini eşler beraber yönetirler.» ifadesi getirildi. Meslek seçiminde eşlerden birinin diğerinin iznini alma zorunluluğu kaldırıldı. Evlenme yaşı erkek ve kadın için eşitlenerek 17’ye yükseltildi.
7 Mayıs 2004 tarihinde ise, Uluslararası antlaşmaların iç kanunla çelişmesi halinde Uluslararası sözleşmelerin esas alınacağına ilişkin olan Anayasanın 90.maddesine çok önemli küçük bir ekleme yapıldı.

2004 yılında 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yapılan değişiklikler ile ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi «erkek egemen» söylemler TCK’dan çıkarıldı.
2007 yılında 3 yıl sürecek (2007-2010) Kadına Şiddet Ulusal Eylem Planı hazırlayıp uygulamaya konuldu.
2008’de 5 yıl devam edecek olan «Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı» hazırlanıp uygulandı.

11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzalanan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” 14 Mart 2012’de TBMM’de onaylanmış olup 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girmiştir. Sözleşme Türkiye dahil, 34 ülke tarafından yürürlüğe koyulurken, Ukrayna, İngiltere, Çekya, Slovakya, Moldova, Litvanya, Lihtenştayn, Letonya, Macaristan, Bulgaristan ve Ermenistan sözleşmeyi imzalamış ancak yürürlüğe koymamışlardır. Konsey üyesi olan Azerbaycan ve Rusya sözleşmeyi imzalamayı reddetmiştir. Yunanistan, Almanya, Danimarka, Finlandiya, Hırvatistan, İsveç ve Fransa sözleşmeye sonraki yıllarda çekince koymuşlardır. Polonya, LGBT Topluluğunun kendi cinsiyet anlayışını İstanbul Sözleşmesi üzerinden bütün toplumlara kabul ettirmeye çalıştığını öne sürerek sözleşmeden çekilmek üzere yasal süreci başlatmıştır.

2012’de İstanbul Sözleşmesi esas alınarak «6284 sayılı Aileyi Koruma ve Kadına Şiddeti önleme Kanunu» çıkarıldı.

2012-2015 ve 2016-2020 yılları arasında ikinci ve üçüncü kez Kadına Şiddet Ulusal Eylem Planları hazırlanıp uygulandı. 2014-2018 yılları arasında ise ikinci kez Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı uygulamaya koyuldu ve hali hazırda devam etmektedir.

Bu süreçlerle birlikte toplumda aile yapısının çözülmesine ilişkin içten içe bir huzursuzluk, bir kaygı gözlenmeye başladı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayımladığı evlilik ve boşanma oranları da bu kaygıyı haklı çıkarıyordu.

Örneğin; Türkiye’de 2000 yılında yaklaşık 13 evliliğe karşılık bir boşanma gerçekleşirken, 2018’de yaklaşık 3,9 evliliğe karşılık bir boşanma gerçekleşmişti. Bu veriler Ülkemizde Toplumsal Cinsiyet eşitliği projesinin bir devlet politikası haline getirilmesi ile birlikte, evlenme oranlarının azalması, boşanma oranlarının artması arasında bir ilişki olduğunu da gündeme getirdi.

İstanbul Sözleşmesi, herhangi bir Uluslararası Sözleşme değildir. Cinsel tercih/yönelimi meşrulaştıran, kadın ve erkeği ayrıştıran, İslamiyet’in bizlere sunduğu emanet, şefkat, merhamet gibi kavramları değersizleştiren, nikahı, kadın ve erkeğin birbiri üzerindeki haklarını, hukuki ve ahlaki sorumluluklarını ve aile kavramını tehdit eden, yok sayan bir sözleşmedir.

 

“Biz öyle, çevremizde ve dünyada pek çok örnekleri olduğu gibi, nevzuhur bir millet değiliz. Kadim Medeniyet mirasına sahip bir Milletiz. Aile Kurumunu güçlendirmek için Bakacağımız yer kesinlikle kendi Medeniyet ve Tarih değerlerimizdir. Milletimizin tercihleri rastgele değildir, arkasında büyük bir birikim, büyük bir irfan ve feraset vardır. O halde Kadim değerlerimizden ve geleneksel uzlaşma metotlarımızdan süzülerek gelmiş, asırlarca ailemizi gözbebeği gibi korumuş uzlaşma, arabuluculuk, hakemlik uygulamalarını yeniden gözden geçirerek tüm Dünyaya örnek olacak Kadın, Erkek, Çocuk, Genç, Yaşlı, Engelli ve hatta Hayvan, Doğa vb.tüm kesimlere “0” şiddet ve tam Adalet getirecek Sözleşmeyi hazırlayıp uygulayabiliriz. Ulusal müdahalelere ihtiyacımız yok. Asırlar boyunca Dünyaya örnek Kadim bir Medeniyetin torunları olarak bunu başarabiliriz. İstanbul Sözleşmesi nas değildir. Müslüman olarak ‘naslarımız’, değişmezlerimiz ve sabitelerimiz vardır ve olmalıdır.


İnsan zihni kavramlarla düşünür. Dolayısıyla Kavramların dili bize o kavramların nereden neşet ettiğine dair ipuçları veriyor. Burada Akif Emre’nin ‘Her kavram, geldiği medeniyetin ruhunu taşır’ sözünü hatırlıyoruz. Ve yine İbn Haldun’un ‘Mağlup milletler galip milletleri taklit eder’ sözü ile kavram analizine başlıyoruz.

 İstanbul Sözleşmesi ile Vitrine, ‘kadın hakları’ , ‘kadına pozitif ayrımcılık’ , ‘kadına şiddete hayır’ gibi kulağa hoş gelen, Türk toplumu dahil tüm Dünyanın sorunu ve yumuşak karnı olan taleplerin Şiddet sosu ile ete kemiğe büründüğünü ancak örtük amacının cinsel tercih/yönelimlerini çeşitlendirmek olduğunu, erkek düşmanlığını körüklediğini, tek cinsiyetli ailelere yol açtığını, gayrimeşru ilişkilerin de ‘ev’ adı altında aile içine kabullendirildiğini görmezden gelemeyiz. Konu/sorun şiddet değildi. Konu şiddet maskesiyle toplumsal cinsiyet eşitliği ifsad projesini yudum yudum tattırmak ve uygulatmaktı. Doğrusu bunda da başarılı oldular.

 “Cinsiyet kişinin kadın ya da erkek olarak gösterdiği, genetik, fizyolojik ve biyolojik özelliklerdir. Toplumsal cinsiyet ise; toplumun verdiği roller, davranışlar ve sorumluluklar, toplumun bireyi nasıl gördüğü, algıladığı ve beklentileri ile ilgili bir kavramdır.” Toplumsal Cinsiyet; sadece Kadın ve Erkeklerin beklentilerini, değerlerini, imajlarını, davranışlarını, inanç sistemlerini ve rollerini tanımlayan fikirlerin sosyal yapılanmasıdır. Kısacası Toplumsal Cinsiyet eşitliği, doğal cinsiyetle birlikte her türlü cinsiyetsizliği, hatta queer (akışkan) kimliği de güvence altına alır. Her tür cinsel kimlik ve tercih/yönelim kastedilir. Kadınlık ve erkeklik davranışlarının yeniden kurgulanıp değiştirilebilirliğini savunur.

 Queer kimlik akışkan olup, her an her şey değişebilir anlayışıyla, fertlerin herhangi bir kimlikte sabit kalmayabileceğini, birinden diğerine geçiş yapabileceğini, hatta sadece LGBT ve insandan insana değil hayvana (zoofili), ölüye (nekrofili) , çocuğa (pedofili) , aile içine (ensest) vb. yönelebileceğini savunur ve bu kesimlere ; Örgütlenme özgürlüğü, Fon kaynaklarına ulaşımda sınırsız özgürlük, Okul müfredatına ve eğitim malzemelerine cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliğiyle ilgili bilgilerin dahil edilmesi, öğrencilerin kendi cinsel yönelimlerini toplumsal cinsiyet kimliklerine göre yaşaması gibi pek çok güvenceye yer verilmiştir.

 İstanbul Sözleşmesi’nin İmzalanmasının ardından Türkiye’de 17 tane LGBT Derneği kurulmuştur. İç İşleri Bakanımız Süleyman Soylu’nun açıklaması ile öğreniyoruz ki, Amerika Türkiye’de sadece terörü desteklemiyor. Ankara’daki LGBT Derneklerine 24 Milyon 433 Bin Dolar yardım yapıyor. Neden yaptığı çok açık Aile Kavramının en güçlü olduğu Ülke Türkiye ve O nedenle Sözleşme İstanbul’da imzalanıyor. Adına İstanbul Sözleşmesi deniliyor…

 Öte yandan ‘Toplumsal Cinsiyet eşitliği tanımındaki toplum kavramı ; geleneksel değerler, örf-adet, din, namus anlayışı gibi inanç ve değer yargılarımız birer ‘önyargı’ ‘ayrımcılık kaynağı’ olarak gösterilip ‘kökünün kazınması’ndan bahsedilir.

 Bu konuda bizim duruşumuz çok nettir. Herkes insan haklarına sahiptir ve bu haklar sonuna kadar korunmalıdır. Ancak bu sapkın eğilimler inancımıza ve kültürel değerlerimize tamamen aykırıdır. Bu sapkın eğilimler, neslin devamı, birey ve aile sağlığı açısından da çok sakıncalıdır. Dolayısıyla bu eğilimlerin toplumsal olarak görünür olmasına, teşvik edilmesine kesinlikle karşıyız. Yeni bir cinsiyet üretmeye çalışmak, bunu meşru kılmak, yaratılışı değiştirmeye çalışmak haddi ( Hududullahı) aşmaktır.

 Bizim Kültürümüze göre Yaratılıştan gelen bütün farklılıklar hem biyolojik hem de sosyal anlamda zenginliktir. İnsanlar bu farklılıkları sayesinde birbirini tamamlama ve çoğalma imkanı bulur. ‘Cinsiyet Adaleti ile Kadın ve Erkeğin Yaradılışına özgü nitelikler göz ardı edilmemiş olur. Her iki insanda hangi nitelikler ile donatıldıysa ona göre bir hayat sürme ve onurlu yaşam hakkına doğuştan sahiptir. İnsan hakları düzeyinde herkes tabiki eşittir.

 Sözleşmenin 66-70’inci maddelerinde GREVIO adlı denetim mekanizması düzenlenmiş olup, GREVIO uygulamaya ilişkin raporlarını Avrupa Komisyonuna sunmaktadır. Komisyonda ilgili devletlere gerekli uyarıları yaparak bunu da ilan etmektedir.
Sözleşmenin 48. Maddesine göre taraf devletler; Bu Sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddet olayıyla ilgili olarak, Arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere zorunlu anlaşmazlık giderme alternatif süreçlerini yasaklamak üzere gerekli yasal ve diğer yasal tedbirleri almakla yükümlüdür. Türk Hukukunda, zorunlu arabuluculuk uygulaması dışında herhangi bir özel hukuk uyuşmazlığı için de taraflar, zorunlu olmadığı halde arabulucuya başvurabilirler. Sözleşmenin aileyi korumaya ve geliştirmeye yönelik hiçbir amacının olmadığı açıkça görülmektedir.

 6284 Sayılı Kanuna göre Kadının beyanı esastır. ‘Delil ve belge aranmaz’. İnsanlık tarihinin, tüm semavi dinler ve beşeri sistemlerin belki de tek ortak ilkesi “aslolan ibahadır” “yani yasaklanmamış mübah olandır” ilkesidir. Bir diğer değişle aslolan masumiyettir, yani kanunlarımızda ifadesini bulan “suçsuzluk karinesi”dir. Bir kimse suçu ispat edilene kadar masumdur. Müddei iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Böyle güçlü ve insanlığa mal olmuş bir karinenin görmezden gelinmesi, hukuka ihanet edercesine kanunlardan çıkarılması sonucu 6284 sayılı Kanun gereğince 2019 yılında 550.000 tedbir kararı verilmiştir. Şikayetten vazgeçme hakkının da tanınmaması ile aileler geri dönülemez biçimde dağılmaktadır.
Cinsel istismar iftiraları Ranta/Zulme dönüşmüştür. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının verdiği bilgilere göre şiddet mağdurlarının kullanımına sunulan ALO 183 hattına günde 4 bin ihbar geliyor. Bunların ortalama 1000 tanesi cinsel taciz ve istismar ihbarı. Bu ihbarlarında 985’i sahte çıkıyor.
 Feminist ve eşcinsel hareket, anne ve baba yerine bilinçli ve sürekli olarak ebeveyn kelimesini kullanıyor. Ebeveyn her ne kadar bizim dilimizde çocuğu büyüten anne-baba anlamına gelse de, eşcinsel literatürde ‘kadınlık-erkeklik söz konusu olmadan çocuğu büyütenler ve hatta partnerler ’ anlamında kullanılmaktadır.

 Türkiye nüfusunun %49,9'unu kadınlar, %50,1'ini erkekler oluşturur. 
 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre; 2020 yılında, kadın nüfus 41 milyon 698 bin 377 kişi, erkek nüfus 41 milyon 915 bin 985 kişi oldu. Diğer bir ifadeyle; toplam nüfusun %49,9'unu kadınlar, %50,1'ini ise erkekler oluşturdu. Kadınlar ile erkekler arasındaki bu oransal denge, kadınların daha uzun yaşaması nedeniyle, 60 ve daha yukarı yaş grubundan itibaren kadınların lehine değişti. Kadın nüfusun oranı, 60-74 yaş grubunda %52,3 iken 90 ve üzeri yaş grubunda %73,4 oldu.
 Cumhurbaşkanımız’ın değimiyle, Bizim Kadınlarımızın haklarını, hukuklarını korumak için dışarıdan model almaya, tercüme yapmaya, kopya çekmeye ihtiyacımız yoktur… Türk Kadınının seçme ve seçilme hakkını Avrupa’daki hemcinslerinden çok daha önce kavuşmuş olması önemlidir. Kadınlar ile ilgili gerek istihdam, gerek Sosyal Yardım vb. birçok ülkeden çok daha iyi aşamadayız.

 Bürokrasinin önemli alanlarından biri olan Diplomatik görevlerde Türk Dışişlerinde görev yapan 64 Büyükelçimiz Kadındır. İçişleri Bakanlığında görev yapan 65 Mülki İdare Amiri bulunmaktadır. Türkiye’de Kadın istihdamı % 47,3’e yükselmiştir. Kamu çalışanlarının %38,41’i kadınlardan oluşmaktadır. Türkiye’de Kadın okur-yazarlık oranı %95,3 olmuştur. Mecliste Kadın Vekil oranı %17,45’e yükselmiştir.
Dr. Mücahit Gültekin ve Uzm. Psk. Meryem Şahin 2014 yılında yaptıkları SEKAM (Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Araştırmalar Merkezi) araştırma raporunda Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Politikalarını uygulayan 4 İskandinav Ülkesinde ‘Kadın ve Aile’ incelenmiş sonuçlar ortaya konulmuştur. TCE (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği) Politikası, Kadın, Erkek ve Aile sorunlarının çözümü olarak önerildiğine göre bu politikaların en iyi uygulandığı ülkelerde Kadın ve Ailenin durumu oldukça iyi olmalıdır. Bu Ülkeler; İzlanda, Finlandiya, Norveç, İsveç’tir.

Veriler, AB İstatistik bürosu, Ülkelerin ilgili Bakanlıkları, Polis ve Mahkeme kayıtları, Bilimsel Araştırmalardan derlenmiştir. Özet olarak birkaç kriteri verirsek;
Evlilik dışı dünyaya gelen çocuk oranı sırasıyla; İzlanda %65, Estonya %59.7 , Slovenya %56.8, Norveç % 55, İsveç %54.3 Türkiye %2.6
Norveç’te 15 yaşından büyük her 10 kadından birinin tecavüze uğradığı belirtilmiştir.

İsveç; AB’ne üye ülkeler arasında en büyük 3.Ülke. İsveç yıllık bazda en yüksek boşanma oranına sahip olan ülkedir. Çocuklu birlikte yaşayan çift oranı %19 iken, diğer Aile tipleri oranı %68,6’dır.
 5 Ülke içerisinde en yüksek boşanma oranına sahip ülkelerin Finlandiya ve İsveç olduğu görülür. Türkiye’de de boşanma hızı binde 0,4’den 1,6’ya yükselmiştir.

Finlandiya’da her yıl 50.000 kadın tecavüz ve cinsel şiddete maruz kalmaktadır.
Danimarka’da 2017 yılında 24.000 kadın tecavüze uğramış veya tecavüz girişiminde bulunulmuştur. Konu ile ilgili Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Kumi Naidoo, cinsiyet eşitliği açısından ilk sıralarda yer alan İskandinav ülkelerinin şok edici derecede yüksek tecavüz oranlarına sahip olmasının bir çelişki olduğunu ifade etmiştir.
İlk İmzalayan Ülkelerden biri olan Fransa’da da 2017 yılında 601 kadın öldürüldü, Sözleşmeyi imzalamayan İngiltere’de 2017’de 227 kadın öldürülmüştür. Sonraki yıllarda Fransa artan Kadın cinayetleri vb. sebeplerle Sözleşmenin bazı maddelerine çekinceler koymuştur.

Türkiye’de İntihar oranı %4 iken İstanbul Sözleşmesini %100 uygulayan Finlandiya’da %16.8, Norveç’te %10.8, İsveç’te %11.1 ‘dir. Avrupa’da şiddet, boşanma ve intiharlar eskiye oranla çok arttı. İstanbul Sözleşmesi yaşatamamış ya aileleri dağıtmış, ya intihara sevk etmiştir.

Türkiye’de Evlenme sayısı 2010’da binde 7.97 iken 2020’de 5.8’e düşmüştür. Yine aynı şekilde Boşanma oranı 2010’da 1.62 iken 2019’da 1.90’a yükselmiştir. Yani Evlenme oranı azalırken Boşanma oranı artmıştır.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık vardır. Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre Türkiye’de 2016 yılında 328 /, 2017 yılında 409 /, 2018 yılında 440 /, 2019 yılında 474 /, 2020 yılında 300 kadın öldürülmüştür. Ulusal Sağlık Örgütü ve Polis Akademisinin Kadın Cinayetleri raporuna göre; Faillerin %46,8’i ilkokul, %22,2’si Ortaokul, %18,9’u Lise, %5,5’i Üniversite mezunlarından oluşmaktadır. İşlenen cinayetlerin %17’si Ekonomik, %44,7’si Psiko Sosyal, % 38,3’ü Ruhsal & Bedensel Sağlık sıkıntısı, Madde Bağımlılığından kaynaklanmaktadır. Faillerin %30,2’si Nitelik gerektirmeyen mesleklerde çalışmakta iken, %26,9’u işsizdir. Bu da göstermektedir ki Şiddeti önlemek çok yönlü Politikalar (Ekonomi, Sağlık, Eğitim vb) izleyerek çözülebilecektir.

Şunu söyleyebiliriz ki, şiddeti önlemek adına uygulanmaya çalışılan Toplumsal Cinsiyet eksenli Politikaların mevcut sorunları çözemediği çok açıktır.

Sizlere soruyorum, LGBT grubu tarafından sözde Onur yürüyüşlerinde ‘süper özgürlük’ diye paylaşılan kadın görünüşünde giydirilmiş ELLE sponsorluğunda servis edilen erkek çocuğu, şunları söylüyor; Bence herkes istediği şeyleri yapabilir. Eğer aileniz bundan rahatsızsa yeni bir aile bulursunuz, arkadaşlarınız rahatsızsa yeni arkadaşlar bulursunuz. Evet sizin çocuğunuzun bu şekilde davranmasını ister misiniz?

Başka bir örnek daha; Babasından boşanmış annesinin velayetindeki 16 yaşındaki bir lise öğrencisinin, annesini başka bir erkekle birlikte ve alkollü olarak görmesi üzerine evdeki eşyaları kırması sonucu, İstanbul Sözleşmesi gereğince kadın oğluna evden uzaklaştırma kararı aldırmıştır. (Tekrar vurgulamakta fayda görüyorum. Şiddeti besleyen düşünce, tavır ve düzenlemelerden vaz geçmedikçe şiddetin önlenmesi mümkün olmayacaktır.)

Başka bir uç örnek daha ; Evli bir adamla yaşadığını kabul eden bir sunucu, birlikte yaşadığı adamın nikahlı eşine, birbirleri aleyhine sosyal medyada fake hesaplardan mesajlar yazılmasını gerekçe göstererek 6284 sayılı kanun kapsamında koruma ve tedbir kararı aldırabiliyor.
Aile Hakimi tarafından anlatılan bir örnek daha; Kapımı açıp biri yanıma geldi. ‘Hakim bey’ dedi ben evimden uzaklaştırıldım. ‘Bizim hanım eve dostunu aldı’. ‘Nafaka da bağlandı’ ben de ‘finansör oldum’ dedi. Böyle bir durum var ortada ne yapacağız? Dedi. Cevabım, “Böyle bir yol açık”…..Evet Yorumsuz bırakıyorum…..

 Sonuç olarak, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı ve dayanağı olan İstanbul Sözleşmesi ile zihinlerimiz bize ait olmayan, namahrem eli değmiş kavramlar ile işgal edilmektedir. Bizim referanslarımız aileyi, çocukları, merhameti, şefkati, emaneti, kadını yüceltmekte, “sizin en hayırlınız eşine en iyi davrananınızdır” şeklinde öğretmektedir. Eşlerin karşılıklı birbirine güzel muamele etmesini istemekte, fıtratı ve biyolojik farklılıklarımızı önemsemekte, nesebi bozacak her türlü ilişkiyi reddetmektedir. Bu sebeple ailemizi korumamız ve toplumun sağlıklı inşası için Referanslarımıza sahip çıkmamız, İnsan olduğumuzu hiçbir zaman unutturmayacak kavramlar ile sağlıklı zihinleri ve sağlıklı Hukuku üretmemiz gerekmektedir. Kendi ruhlarımıza sahip çıkarak, farkındalık eksiğimizi tamamlayabiliriz. Varsın birileri din, ahlak, gelenek, görenek, örf, namus anlayışımızın kökünü kazımaya çalışsınlar bizler sahip olduğumuz din, vicdan, merhamet, şefkat, uluslara örnek olacak insanlığımız ile tarih yazmaya devam edeceğiz…

 

 “Kadınların Sorunlarını çözmeden, dünyaya ve insanlığa dair hiçbir hedefe ulaşmak mümkün değildir.” (R.T.E)


Topraktan yaratıldık neden çiçek açmayalım.. Evlerimizi Gülbahçesine dönüştürürsek üzerine gül kokusu sinen eşimiz ve çocuklarımız dışarıda envai çeşit pislik ile karşılaşsalar da Gül kokmaya devam ederler. Sözlerimi Efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v)’in sözü ile tamamlıyorum… “Cennet Anaların ayakları altındadır.” Evet, Hiçbir Sözleşme bundan daha büyük taahhüt veremez …. Vesselam…….

 

Bu yazı 199 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum