Reklam
Talip KOKTAŞ

Talip KOKTAŞ

[email protected]

Ne Büyük Saadet!

26 Mart 2021 - 19:54

Her günün sabahında ekmek derdiyle düşüyoruz yollara. Gün boyunca dişimizi tırnağımıza takarak çaba sarf edip emeğimizi ekmek eyleyip helalinden kazanmanın derdiyle dertleniyoruz. Boğazımızdan helal lokma geçmesi umuduyla mesai saatlerimizi “İki günü eşit olan zarardadır.” inancıyla üzerine ekleye ekleye değerlendirip çalışıyoruz.
Bu gayretle gündüzün yorgunluğu akşama doğru çöküyor bedenimize. Bu yorgunluğumuzu atmak için dinlenmek ve huzuru bulmak adına inşa ettiğimiz evlerimize atıyoruz kendimizi şehrin ağır aksak akşamlarında. Bir günahtan arınıp bin bir sevap kazanmak gayretiyle helale doğru yol alıyoruz işten çıkıp evimize doğru giderken. Eve vardığımızda çocuklarımızın gözündeki masumiyete bakıp “Bugünümüze bin şükür.” diyebilmenin gayreti gelip oturuyor yüreğimize. “Elhamdülillah” demenin mutluluğu kuşatıyor evimizi. Helalin bereketi oturuyor bizimle birlikte soframıza. Gündüzün helali akşamki rızkımız olarak iniyor boğazımızdan midemize. O an günün bütün yorgunluğu kaçar adım uzaklaşıyor bedenimizden. Huzur denen kuş gelip konuyor omzumuza. Helalinden kazanılmış bir kuruşun içine haram bulaşmış binlerce liradan daha büyük olduğunun rahatlığı ve güzelliği çevreliyor hanemizi. Şen şakrak gülüşler yayılıyor yüreğimizden âleme.
Sonrasında ev ahalisiyle hasbihal vaktine kuruluyor saatler. Akşamın en güzel deminde bir bardak huzur dolu demli çay içiliyor ve günün bütün yorgunluğu uçup gidiyor üzerimizden. Gözlerinden mutluluk saçılıyor yavrularımızın. Birlikte vakit geçirebilmenin letafeti odanın her tarafını kuşatıyor. Bol neşeli muhabbetleri birlikte oynanan oyunlar süslüyor. Günün Z raporu veriliyor ve yaşanılanların hepsi güzel bir anı olarak düşüyor günlüğün altına. Ne büyük saadet!
Hani yaşadığımız zamanın çetrefilliği ve keşmekeşliği etrafımızı sarıverdiğinde “Nerde o eski günler?” diye sitem ederiz ya, işte yukarıda anlattığımız durum da sanki eskilerde kalmış bir gün gibi. Tozlanmış, yıllanmış günlüklerimizin sayfalarında saklı kalan bir anı misali.
Şimdilerde ise alarmı yanlış kurulmuş saatler misali oldu evlerimiz. Yanlış zamanda yanlış bir mekâna uyanmış gibiyiz. Mazinin özlemi ile kendimizi teselli etmeye çalışırken bir yandan da mazinin üzerine toprak atmaktan geri durmuyoruz. Kuşak çatışması denen bir hal çöktü üzerimize.
Gündüzleri mesai saatlerimizi fırsatçı kurnazlığıyla geçiştirip az çalışıp çok para kazanma derdinde bir an önce akşam olmasını arzuluyoruz. Akşam olunca da akşam yemeklerinin yerine koyduğumuz aperatiflerle yemeği teğet geçerek teknoloji çöplüğüne bırakıyoruz kendimizi. Ev ahalisi birbiriyle hasbihal etmek yerine ellerindeki teknoloji kelepçeleriyle kendilerini mahkûm edip uzaktakilere içlerini döker oldular.
Birlikte oynanan oyunların yerini sanal mutluluklar veren oyunlar aldı. Eskiden evimizin baş kösesinde ağırladığımız misafirlerimizin yerini diziler aldı. Her akşam bir dizide en güzel uşak rolü bize veriliyor. Birbirimizin yüzüne TV kanalları arasındaki geçiş zamanı kadar bile bakmaz olduk. Birlikte içilen (!) çaylarımız dizilerin reklam arasında yavan bir malzeme haline geldi. Dahası çöpü fazla olmasın ve lavabolar tıkanmasın diye çaylarımız dahi sallama oldu. Ne büyük saadet(!)
Oturma odası diye döşediğimiz odalarımızda eşyalardan fırsat bulup da kendimize oturacak, dinlenecek bir yer bulamayışımızı hesaba dahi katmıyorum. Yemek odası diye kurduğumuz mekânda en son ne zaman hep birlikte yemek yediğimizi hatırlayanımız var mıdır acaba? Evlerimiz cicili bicili, gösteriş meraklısı eşyalar mezarlığı olmuş. Bir kaplumbağa olsak bu kadar eşyadan vazgeçip hicret edemeyeceğiz. Hicret etmeye yeltensek bile gidebileceğimiz bir Medine kaldı mı, o da ayrı bir muamma.
Doğallıktan o kadar uzaklaştık ki, yapay bir hayatı sunî teneffüs ile yaşamaya çalışıyoruz. Hayat çizgimiz günden güne monotonlaşıp düzleşmeye doğru gidiyor. Her gün aynı kısır döngünün içinde dönüp duruyoruz. Dünya denen değirmenin döndürüp durmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Macerası kalmamış hayatlarımızın heyecanı günden güne eriyip elimizden kayıyor.
Bunların hepsinin üstüne kendimizi teselli edecek o gizemli söz geliyor dilimizin ucuna:
“Ahhh! Nerede o eski günler?”
Bu kısır döngü içinde yarın da bugün için aynı soruyu soracağız. Sonumuz hayrola.

Bu yazı 300 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum